Dokuz Ay On Gün
Bir zamanlar fabrikalar, tarlalar, tezgâhlar servetin kaynağıydı. Üretmek için sermaye aranır, sermaye üretimin peşinden giderdi. Şimdi sermaye, üretime uğramadan çoğalmanın yollarını arıyor. Fabrikalar hâlâ çalışıyor, tarlalar ekiliyor, insanlar geçinmek için didiniyor. Fakat ekonominin gözdesi art
Bir zamanlar fabrikalar, tarlalar, tezgâhlar servetin kaynağıydı. Üretmek için sermaye aranır, sermaye üretimin peşinden giderdi. Şimdi sermaye, üretime uğramadan çoğalmanın yollarını arıyor. Fabrikalar hâlâ çalışıyor, tarlalar ekiliyor, insanlar geçinmek için didiniyor. Fakat ekonominin gözdesi artık üretilen mal değil, onun üzerinden oluşturulan parasal kıymetler.
Kapitalizm eksenini kaydırdı.
Üretimle kazandığı gücü parasal araçlarla büyütmeye koyuldu. Borsalar, tahviller, borçlanma araçları ve bunların demokratik siyaset içinde yönlendirilmesi başlı başına kazanç düzenine dönüştü. Gerçek kıymetler parasal hesaplarla örtüldü. Kâğıt üzerinde servet çoğalırken toplumun ihtiyaçlarını karşılamak geri plana itildi.
Ne var ki insanın ihtiyacı ekonomik tercihleri beklemiyor. Ekmek yine yenilecek, ev yine yapılacak, mal yine üretilecek. Üretimin geriye itildiği yerde karaborsalar ve modern tekeller kendilerine geniş sahalar buluyor. İhtiyaçları karşılamanın yerini, ihtiyaçlar üzerinden kazanç elde etme hesabı alıyor. Sermaye parasal kıymetlerin peşinden giderken hayatın ihtiyaçları başka mekanizmaların eline geçiyor.
Siyasette manzara daha da ilginç. Parlamentolar yerinde, kürsüler yerinde, seçimler ve siyasi partiler yerinde. Kanunlar çıkarılıyor, bütçeler hazırlanıyor, hükümetler kuruluyor. Fakat toplumsal meseleleri üst fikirlerle ele alıp çözmek siyasetin başlıca meşgalesi olmaktan uzaklaşıyor. Siyasi kadroların en yoğun faaliyetleri mevcut kararları takip etmek, desteklemek veya bunlara karşı çıkmakla sınırlanıyor.
Siyasetçiler makamlarından değil, siyasetin asli vazifesinden çekiliyor. Onları bu noktaya getiren kendi başlarına aldıkları kararlar değil, bağlı oldukları nizamın siyasete biçtiği rol. Nizamın yönü değiştikçe siyasi faaliyetin mahiyeti de değişiyor.
Oysa toplumun meseleleri siyasi hüküm beklemeye devam ediyor. Parlamento içinde veya dışında, seçim yarışına katılmayan siyasi yapılar bu meseleleri yüksek fikirlerle ele alıp çözüm üretmeye yöneliyor. Kendi faaliyetlerini de sürdürürken yeni sorumluluklar üstleniyorlar. Makamlar yetkilerini koruyor, fakat siyasetin fikrî ağırlığı başka merkezlerde toplanıyor.
Eğitim de bu hareketin dışında kalamıyor. Okulların başarısı diplomalarla, sınavlarla ve mezun sayılarıyla ölçülüyor. Fakat eğitim hangi fikrin insanını yetiştiriyor? Kapitalizmin ihtiyaçlarına başarıyla cevap veren eğitim, onun yanlış sonuçlarını da geleceğe taşıyor. Bağlı olduğu düşünce yön değiştirdiğinde okul da peşinden gidiyor.
İnsan ise toplumun ortak duygularını okulda kulaktan dinleyerek edinmiyor. Bir bakıma fotosentezle yetişiyor. İçinde yaşadığı toplumun hükümlerini, değerlerini ve davranışlarını kendi bünyesine katıyor. Okulun anlattığı ile hayatın öğrettiği ayrıştığında yeni nesillerin yetiştiği asıl ortam, sınıfın duvarlarının dışında şekilleniyor.
Ekonomide, siyasette ve eğitimde görülen bu değişimler tesadüf değil. Kapitalist fikir, kendi hükümleriyle ürettiği sonuçların peşinden eksenini kaydırıyor. Nizamını ve kurumlarını beraberinde sürüklüyor. Ne de olsa kurumlar ve siyasi makamlar fikrin uyduları. Onları asli görevlerinden uzaklaşmakla suçlamak, yörüngesinden çıkan uydudan hesap sormaya benziyor.
Kapitalizm parasal gücünü büyüttükçe toplumsal gücünü kaybediyor. Üstelik toplumun desteğini pek de önemsemiyor. Ne talihsiz bir hesap! Çünkü gerçek güç, insanların hangi fikre bağlandığında ve hangi hükmü meşru gördüğünde saklı. Parayla elde edilemeyen toplumsal irade başka bir istikamete yöneliyor.
Şimdi borçlar gırtlağa dayanmış, adalet yerlerde, sömürü alabildiğine yayılmış. Kapitalizmi ayakta tutmak isteyenler ise hâlâ kurtarma hesabında. Servet sahipleriyle süper güçler dişlerini tırnaklarına taksınlar bakalım. Hastalık öylesine çok boyutlu ki her müdahale yeni bir masraf, her kurtarma operasyonu yeni bir yük doğuruyor. Bir gün bakacaklar ki kurtarmaya çalıştıkları nizam, kendilerini de tüketmiş.
Bu sırada dünya halklarının önünde başka bir hayatın hükümleri de karşılık buluyor. Gazze, siyasi iktidarların kararlarıyla halkların adalet duygusunu dünyanın gözü önünde karşı karşıya getirdi. Devletlerin gücüyle toplumların benimsediği hükümler arasındaki mesafe görünür oldu. İslam ise ferdî inanç ve ahlakın ötesinde, hayatı düzenleyen nizamıyla dünya kamuoyunda karşılık buluyor.
Azerbaycan’daki başörtüsü meselesi, Mekke Ortak Savunma Anlaşması, fon krizi… Her hadise yüksek bir fikrin gölgesinde değerlendirilip hükme bağlanıyor. Bu hüküm bazen siyasi kurullarda karara dönüşüyor, bazen halkın sinesinde bir yutkunma olarak kalıyor. Kurumlar demokratik kurulların kararlarını infaz ederken halkın sinesindeki hükümle de yüzleşiyor.
Her doğumun elbette bir zamanı vardır. İnsanın dokuz ay on günü, devletlerin ise kendi zamanı…
İslam’ın kalp sesi dışarıdan ninni gibi duyuluyor. Yorgun ve bitkin kapitalizmi ise derin bir uyku bekliyor…